Yeni Yılda Yeni Alışkanlıklar Edinmek

koşuya başlamak

Her yılın sonuna doğru yeni yılda yapmak istediklerimize dair sözler veririz. Kimimiz daha sağlıklı beslenmek, kimimiz koşmaya başlamak, sigarayı bırakmak ya da daha az TV izlemek isteriz. Büyük bir hevesle yeni yılda bu dilekleri gerçekleştirmeye başlar fakat kısa süre sonra vazgeçeriz. İşin sırrı isteklerimizi alışkanlık haline getirmek.

Araştırmacılar günlük davranışlarımızın %40′ ının devamlı yaptığımız alışkanlıklar olduğunu söylüyor. Eğer kötü alışkanlıklarınızı değiştirirseniz ya da iyi alışkanlıklar edinirseniz hayatınızı önemli ölçüde iyileştirmeniz mümkün

Yeni yıl niyetlerinizi alışkanlık haline getirmek isteyenler için yöntemler.

Alışkanlıkların nasıl oluştuğunu öğrenin:
Alışkanlıkların nasıl oluştuğunu bilirseniz, yenisini oluşturmanız ya da eskisinden vazgeçmeniz mümkün olabilir. Araştırmalar gösteriyor ki he alışkanlık bir tetikleyici ile harekete geçiyor. Tetikleyiciyi alan beynimiz rutin davranışı yapmaya hazırlanıyor. Bu rutin davranışı ödül olarak nitelendirebileceğimiz sonuç geliyor.

Kötü bir alışkanlığın tetikleyicisini bulursanız, bu alışkanlığından kurtulmak için ilk adımı gerçekleştirebilirsiniz. Benzer biçimde iyi bir alışkanlık edinmek için bir tetikleyici bulmak ve ardından yapılan sonucu ödül koymak gerekiyor.

Seinfeld Methodu
Seinfeld’in Zincir Metodu:
Komedyen Jerry Seinfeld bir röportaj esnasında kendi uyguladığı bir yöntemi anlatır. Zincir oluşturmak. Yapmak istediğiniz şeyi belirledikten sonra, bir duvar takvimi alın ve başarılı olduğunuz her günün ardından o günün üzerine bir çarpı atın. Bir kaç gün ard arda devam ettiğinizde biz zincir oluşmaya başlayacak. Haftalar geçtikçe zincir büyüyecek, bu zinciri bozmadan devam etmek sizi motive edecek. .

Önemli olan zincir bozarsanız motivasyonunuzu hiç kaybetmeden yola devam etmek.

66 Gün
66 Gün Kuralı: 
Alışkanlıklar için yolunuz uzun. Hatta araştırmacılara göre en az 66 gün.  Bu süre herhangi bir davranışın alışkanlık haline gelmesi için geçmesi gereken ortalama süre. Yani 1-2 hafta devam ettiğiniz bir davranış hemen alışkanlık haline gelmiş olmuyor. En az 3 ay aynı davranışı tekrar etmeniz gerekiyor.

İşe yavaş başlamak her gün spor salonuna gitmeye çalışmak yerine haftada üç kere gitmeye çalışmak daha iyi bir taktik olabilir. Elbette her şeyi aynı anda yapmaya çalışmamak bir alışkanlığı edindikten sonra bir diğerine geçmek en mantıklısı.

Yeni yılda iyi bir yaşam sizinle olsun.

Rüzgarla Mayın Temizliği

Massoud Hassani isminde genç bir tasarımcı, anti personel mayınlarını etkisiz hale getirmek için yaratıcı bir fikir geliştirdi. Bu fikir sayesinde mayın temizleme gibi riskli bir işi insana ihtiyaç duymadan çevreci ve ucuz bir şekilde gerçekleştirmek mümkün olabilecek.

mine kafon 3

Mayınlar insanoğlunun kendi kendine yaptığı en büyük kötülüklerden biri. Tüm dünyada toprağın altında, nerede olduğu belli olmayan ve sinsice avını bekleyen 110 milyon aktif mayın var. Bu mayınlar yerleştirildikten 50 yıl sonra bile patlayabiliyorlar. Bu kadar uzun zaman dayanan mayınlar, savaşlar bittikten yıllar sonra bile insanlara zarar vermeye devam ediyor.

Tanesi 3$ ile 30$ arasında değişen mayınları, toprak altından güvenli bir şekilde çıkarmak ise oldukça pahalı. Bu bedel yaklaşık 300$ ile 1.000$ arasında değişiyor. Üstelik bu işlem esnasında kazalar meydana gelebiliyor. Çıkartılmayan mayınların insanlara verdiği zarar ise çok daha büyük oluyor. Her ay çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 2.000 insan mayınlar yüzünden yaşamını kaybediyor. Mayın nedeniyle oluşan yaralanmalar, diğer savaş yaralanmalarına benzemiyor. Bu türden yaralanmalarda, yaralılar 2 ile 6 kat daha fazla kan nakline ihtiyaç duyuyorlar. Şu anda yeni mayın yerleştirmeyi durdursak bile aktif mayınların hepsini temizlemek 33 milyar dolar ve 1.100 yıl gerekiyor.

 

mine kafon 2

Massoud Hassani prototiplerden birinin üretimini gerçekleştirirken

Tasarımcı Massoud Hassani ise mayın temizleme işini daha kolay yapabilecek bir yöntem arayışında. Massoud, yaklaşık bir milyon insanın mayın bulunan bölgelere sadece 500 metre mesafede yaşadığı Afganistan’da doğmuş. Massoud daha beş yaşında iken ailesi, Afganistan’ın tehlikeli olduğunu düşünerek memleketlerini terk etmiş. Massoud ve ailesi dört yıllık yolculuk sonunda mülteci olarak Hollanda’ya yerleşmişler. Massoud burada tasarım eğitimi almış. Üniversite de bitirme projesi olarak Afganistan’da büyük bir problem olan mayınları ucuz ve zararsız bir şekilde temizleyecek bir proje geliştirmiş. Tasarımcı çocukken Afganistan’da yaptığı rüzgar ile hareket eden oyuncaklardan esinlenmiş ve rüzgar sayesinde yer değiştirerek mayın temizleyen Mine Kafon’u yaratmış.

mine kafon 4

Açık araziye bırakılan Mine Kafon rüzgarla hareket etmeye başlıyor.

Hala test aşamasında olan bu basit top görünümlü nesne, teoride rüzgar ile hareket edebilecek kadar hafif. Öte yandan mayınları patlamasına neden olacak kadar da ağır. Mine Kafon’nun çöl benzeri mayın döşenmiş açık arazilere bırakıldığında, üzerinden geçtiği mayınları patlatarak etkisiz hale getirmesi amaçlanıyor. Elbette patlama esnasında bir veya iki bacağını kayıp ediyor. Fakat bu kayıp onun bir kaç tane daha mayını etkisiz hale getirmesini engellemiyor. Mine Kafon’nun geçtiği rota içerisindeki GPS yardımı ile belirlenebiliyor. Bambu ve doğada çözülebilen plastikten üretilen Mine Kafon’nun malzemeleri yaklaşık olarak 50$ tutuyor. Bu standart mayın temizleme işlemlerinden çok daha ucuz.

Proje prototip aşamasında bir çok tasarım haftasında sergilenmiş ve hakkında yapılan film ödül kazanmış. Şimdi tasarımcı projesini hayata geçirmek için Kickstarter sitesi üzerinden destek arıyor. Elde edilen para prototip yapımından, ürünün mühendislik detaylarının çözülmesine kadar bir çok aşamada kullanılacak. Bağışta bulunanlar araziye bırakılan ve rüzgar ile hareket eden Mine Kafon rotalarını internet üzerinden GPS sayesinde takip edebilecekler.

mine kafon 1

Doğal kaynakları kullanan ve basit bir fikre dayanan bu proje başarıya ulaşamasa bile bir çok yaratıcı beyine ilham kaynağı oldu bile. Umarız bu proje tahmin edilenden çok daha başarılı bir şekilde hayata geçer ve mayınların baş düşmanı olur.

Daha fazla bilgi için  http://minekafon.blogspot.com

Mine Kafon | Callum Cooper from Focus Forward Films on Vimeo.

Yılbaşı Ağacı’nın Hikayesi

Yılbaşı ağacı ile ilgili bildiğiniz her şeyi unutun. Yılın bu zamanında her tarafta ortaya çıkan ışıklı, renkli, süslü hatta çoğunlukla yapay ağaçlar aslında binlerce yıllık geleneklerin birleşmesinden geliyor. Öyle ki yılbaşı ağacının kökeni antik çağa kadar uzanıyor.

trey-ratcliff-the-great-christmas-tree-paris-france-gallaries-lafayaette-M

Her yıl alışveriş merkezleri ağaç süsleme yarışına giriyor. Bunların en ünlülerinden biri Galleries Lafayette.
Photo Credit: Trey Ratcliff www.stuckincustoms.com

 

Bizim için yeni yılın başlangıcını simgeleyen bu dönemin, antik zamanlarda çok daha özel bir anlamı vardı. 21 Aralık, yani kış gündönümü güneşin yüzünü daha çok göstermesi ve günlerin artık uzamaya başlaması anlamına geliyor. Binlerce yıl önce özellikle tarımla geçinen toplumlar güneşe ayrı bir önem veriyorlardı. Antik Mısırlılar güneş tanrısı Ra’ya tapıyorlar ve o hastalandığı için kışın geldiğini düşünüyorlardı. Kış gündönümü onlar için Ra’nın hastalıktan kurtulup kendisine gelmesini temsil ediyordu. Bu dönemde Mısırlılar evlerine hurma yaprakları koyarak yakın zamanda doğanın tekrar canlanacağını hatırlıyorlardı.

Benzer şekilde antik Romalılar kış dönümünü tapınaklarına ve evlerine yeşil ağaç dalları asarak kutluyorlardı. Kuzey Avrupalılar kışın yeşil kalan ağaçları kesip, evlerine koyuyorlardı. Öte yandan ilk Hristiyanlar çok tanrılı dinlerin bu geleneklerini dışlamışlardı. Hatta bu gelenekleri uygulayan Hristiyanların cehennemde yanacaklarını düşünüyorlardı.

Ortaçağda Hristiyanlar arasında, İsa’nın doğduğunda dünyadaki tüm ağaçların mucize bir şekilde üzerlerindeki karları silkeleyip, yeşillendiklerine ilişkin inanış yayılmaya başladı. Böylece İsa’nın doğumu ile her zaman yeşil kalan ağaçlar birbiri ile ilişkilenmiş oldu.

Günümüzde yaygın olan Noel ağacı geleneği ise sadece birkaç yüzyıl öncesine ait. Hatta Noel ağacının Protestanlığın babası Martin Luther’in buluşu olduğu yaygın bir inanış. Ne kadar doğru olduğu tartışılsa da, Martin Luther bir kış gecesi evine giderken, yeşil ağaçların üzerinde parlayan yıldızları görür. Bu anı ailesi ile paylaşmak isteyen Luther, evin içerisine bir ağaç yerleştirip, dallarını mumlar ile süslemiş. Özellikle Almanya’da yayılan bu gelenek zamanında epey ağaç kesimine neden olmuş. Hatta her ailenin sadece bir ağaç kesmesi için kanun bile çıkartılmış.

Alman tüccarlar sayesinde uzun yıllar süresince dünyanın çeşitli yerlerine taşınan Noel ağacı yine de popüler hale gelememiş. Fakat 19. yüzyılda çok sevilen İngiltere kraliçesi Victoria ve onun Alman kocası Prens Albert’ı Noel ağacı başında gösteren resmin, İngiliz gazetelerinde yayınlanması dönüm noktası olmuş. Böylece İngiltere ve sömürgeleri Noel ağacı geleneğine aşina olmuşlar.

Artık dünyanın dört bir yanına yayılan bu gelenek ile ilginç ve yaratıcı ağaç süslemelerini de beraberinde getiriyor. Kütüphaneler kitap kullanarak yaptıkları ağaç şekillerini süslüyorlar. Bira şişesinden, oyuncak Lego’ya kadar farklı malzemeler mevcut.

Ülkemizde yılbaşı ile beraber ilişkilendirilen ağaç süslemesi, aslında binlerce yıl önceki antik çağlardaki insanların inanışından çok da farklı değil. Bereketli zamanları hatırlatan yeşil bir ağacı süsleyip, yeni yıl ile birlikte yeni başlangıçları kutluyor ve daha mutlu bir hayatı umudunu kuruyoruz.

Hepinize iyi yıllar.

 

bottle_tree

 

Çin’de 1.000 adet Heineken şişesinden oluşturulan Noel ağacı

BOOK Christmas Tree Smaller

 

Kütüphane ve okullar kitapları kullanarak farklı ağaçlar yaratıyor.

2113234411_65fa6b0fc6_o

Bu oyuncak Legolardan yapılma Noel ağacı Almanya’dan

tumblr_kt7wseDYWG1qapxs2o1_400

Bu da hediyeler yeterli ağaç olmasa da olur diyenler için

Tekirdağ Rakısının Sırrı

-Tekirdağ Rakısının sırrını bilir misiniz?
Birden hocanın sorusunu duyunca herkes şaşırdı.
Üniversitede üretim yönetimi dersindeydik. Konu 6 Sigma. Dersin ortasındayız ve hepimizin içi bayılmış.
Ama rakı lafını duyunca bir anda uyandık ve herkes rakı hakkında bilgisini konuşturmaya başladı.
Biri “Yaş üzüm” diye atıldı. Kimi “Tekirdağ’ın havasından” dedi. Öteki “artezyen suyundan” dedi.
Bense “Tekirdağ Rakısı” nedir bilmediğim için ağzımı bile açmadım.
En sonunda hoca herkesi susturup anlatmaya başladı:

‘Tekirdağ rakı fabrikasına zamanında yeni bir müdür atanmış. Müdür daha fabrikaya gelmeden, ne kadar suratsız bir adam olduğuna dair söylentiler ulaşmış. Herkes yeni müdürün ne kadar geçimsiz, ne kadar sinirli bir adam olduğunu konuşur olmuş.
Müdür gelince ilk iş, tüm yönetim takımını toplanmış fabrikayı gezmeye başlamış. Müdür gezerken tek bir laf bile etmemiş. Ama asık olan suratı asıldıkça asılmış. Böylece söylentilerin doğru olduğu anlaşılmış.
Gezinin sonunda yeni yetme bir mühendis:
-Beğendiniz mi efendim? diye sorma gafletinde bulunmuş.
Müdür önce sert bir bakış atıp
-Ben bu fabrikanın nesini beğeneyim? diye kükremiş.
Mühendis iki büklüm olmuş, sorduğuna soracağına pişman, sinmiş bir köşeye. Müdür buna daha da sinirlenmiş. Yanında artık varil mi, paket mi ne varsa tekme atıp devirmiş. Herkes korkmuş şaşırmış, kimseden ses çıkmamış.
Neyse ki müdür yardımcıları aklı selim adamlarmış. Ertesi gün kendi aralarında toplanıp “Fabrikayı nasıl düzeltiriz” diye plan yapmaya başlamışlar. Gördükleri her eksiği tamamlamışlar. Birkaç ay içerisinde fabrika iki katı verimle şekilde çalışır hale getirmişler. Sonunda müdürün yanına çıkıp “Gelin fabrikayı bir daha gezelim” demişler. Bu sefer tüm birimler çok düzgün çalışıyor, hiç bir yerde sorun yok. Herkes pür dikkat görev başında.

Ama yeni müdür rahat durmamış. Paketleme yapılan alana gelince durmuş. Paketlerden birini açıp, içinden bir rakı şişesi çıkarmış. Kapağını açıp koklamış, koklayınca yüzünü ekşitip, rakıyı yere dökmeye başlamış.
Tüm amirler, usta başları, işçiler şok.
-Efendim neyi beğenmediniz? diye soracak olmuşlar.
-Bu rakının beğenilecek nesi var? diye kükremiş müdür.
Herkes sus pus.

Ertesi gün yine tüm fabrika panik. Müdür yardımcıları yine toplanmış, çağırmışlar usta başlarını sormuşlar “Rakıyı nasıl iyileştiririz?” diye.
Biri demiş “Şebeke suyu kullanmayalım. Kloru fazla.”
Öbürü demiş “Anasonu çok keskin.”
Bir başkası demiş “Yaş üzüm kullanalım.”
Aylar boyu uğraşıp rakıyı yenilemişler. Yine müdürü alıp tekrar fabrikayı gezdirip yaptıkları yeniliklerden bahsetmişler. Paketleme yapılan yere gelince durup, bir rakı açıp ikram etmişler. Müdür durmuş. Önce şişeyi alıp evirip çevirmiş. Sonra sunulan bardağı alıp biraz içmiş. Tabi o içerken herkes pür dikkat bakıyor, ne diyeceğini merak ediyormuş. Sonunda yine yapacağını yapmış “Bu rakının nesi güzel?” diye bağırıp, elindeki şişeyi yere boşaltmaya başlamış.

Birden yaşlı bir usta başı dayanamayıp “Döktürmem ben sana rakımı” diye atlamış.
Müdürün elinden kapmış şişeyi.
Herkes şaşkın bakarken “Ne demek nesi güzel. Sen rakıdan anlamıyor musun?” diye bağırmış.
Etraftakiler bir yandan “Ne yapsak yaranamıyoruz” diye ustabaşına hak veriyorlar, öte yandan müdür kızacak diye korkuyorlarmış.
Müdür ustabaşına bakmış. Herkes bağırıp çağırmasını beklerken o sakin sakin
“Ben rakıdan anlamam.” demiş.
“Ben insandan anlarım. Yaptığınız işi o kadar kötüledim, şimdiye kadar içinizden biri çıkıp sahiplenmedi. Demek ki aslında kimse ortaya çıkan işi savunacak kadar beğenmiyordu. Ama şimdi bu şişeyi çocuğunmuş gibi sahiplendin.” demiş.’

Hoca hikayeyi anlatmayı bitirip durdu. Sonrada şöyle bir öğüt verdi.
Bir gün bir fabrikanın başına geçecek olursanız, ürettiğiniz cansız nesneyi değil, onu üreten insanı yönetin.

Siz şişenin içindekinden hiç anlamayabilirsiniz. Merak etmeyin onu üreten onu nasıl mükemmel yapacağını bilir.

İşte Tekirdağ Rakısının sırrı o şişeyi sahiplenip, içindekini efsane haline getirmesini bilenlerdedir.

———————————————————————-
Hikayenin gerçek olup olmadığını merak ettiğim için dersten çıkınca dayanamayıp hocaya sordum. Cevabı ilginçti:
‘Yıllar önce bir bir toplantıda dinledim bunları. Ama anlatan mühendisin “Siz siz olun. Olur olmadık sorular sormayın. Ben 35 yıldır kimseye “Beğendiniz mi?” diye sormuyorum” dediğini hatırlıyorum. Gerisini sen düşün.’

Dünyanın en talihsiz milleti Türkler

yeni-raki-bogaz

Yıllar önce üç arkadaş rakı sofrasında oturuken hiç tanımadığımız sarhoş bir adamı masamız da konuk ettik. Biz boğaz kenarında rakı sofrasında memleketi kurtarmaya çalışırken, masamıza gelen bu adam bir şekilde sohbete dahil oldu. Kısa boylu, saçı sakalı birbirine karışmış, güleryüzlüydü. Abartılı hareketler ile izin isteyip masaya oturdu.

Büyük ihtimalle evsiz yurtsuzdu ama üstü başı temizdi. Lakabının “Oturmuş Abi” olduğunu öğrenince rakı masasına çöreklenen usta bir beleşçi olduğunu anladık. Garson bir ara gelip bizi uyarıp adamı kaldırmaya bile çalıştı. Ama muhabbeti keyifli olduğu ve alkol dilenmediği için kalkmasına izin vermedik. Zaten garsonu  “Oturmuş Abin oturduysa kaldırmayacaksın” diye azarlamasını görmek bile iki kadeh rakı ikram etmeye yeterdi.

İşte o muhabette Oturmuş Abi rakımıza ortak olmuşken, bize memleketteki tüm sorunların sebebinin aslında çok büyük bir sır olduğunu söyledi. Sonra masaya doğru eğilip usulca sırrı açıkladı.

“Biz Türkler dünyanın en talihsiz milletiyiz.”

Ben duyar duymaz kahkayı patlattım. Bana “Şişşt. Kahkaha efekti yapma” diye kızdı. Sonra da biri “Niye peki?” diye sorana kadar sustu.

İşte bundan sonra olanlar beni hep “Alkol insanı daha yaratıcı yapar mı?” diye düşünürüm. Hatırladığım kadarıyla Oturmuş Abi’nin ağzından dünyanın en talihsiz milleti olmamızın nedeni:

“Bak. Şu İstanbul’a bir bak. Şu güzelliğe bir bak. İşte talihsizliğin sebebi bu.  Buraya gelip yerleşen milletler hep talihsiz olmuşlar.

İstanbul güzelliği ile başından alır insanı. Akıllı adam ayrılmaz bu şehirden. Uzaklaşırsa bir gün ne yapıp eder, döner dolaşır gene gelir. Yabancılar bile gelip beğenip ayrılmıyo buradan.
Neden? Çünkü burası dünyanın en keyifli mekanıdır.

Açarsın rakını, oturursun manzaraya karşı, unutursun tüm dertlerini keyfine varırsın yaşamın.  Buradaki zevkü sefayı keşfedince başka yere gitmek istemez insan.
Bak  dünyaya var mı böyle başka keyifli yaşayan.

Şimdi diyeciksin ki daha ne istiyorsun ne güzel yaşayıp gidiyoruz. Talihsizlik bunun neresinde?

Eee bu kadar keyfine düşkün olunca kurtulmaz ki başın beladan. Burada oturup içmek varken, ne diye başındaki beladan kurtulmak isteyesin ki. Hem derdin olsa bile, o derdi içki sofrasına meze yapıp yine keyif alırsın burada.

İşte bu şehir yüzünden Türkler dünyanın ama en talihsiz milletidir. Talihsizlik olacaksa da böylesi olsun daha ne isterim ”

Tüm bunları ve daha nicelerini söyleyip izin isteyip kalktı masadan. “Çabuk kalkıyorsun” deyince “Meslek icabı” diye cevap verdi. Dayanamayıp sorduk tabi “Ne mesleği?” diye. Yüzünde koca bir gülümseme ile açıkladı.

“Ben Sitdown Filozof”um. Hani varya Stand-up komedyenler.
Hah! İşte onun tersi.
O adamlar ayağa kalkıp anlatır güldürürler.
Ben masaya oturup anlatır, düşündürüm.” dedi ve başka masaya yöneldi.

Eğer sofranızda gerçek muhabbet varsa bilin ki aranızda “Sitdown filozof” olma yolunda biri vardır.

İster İnan, İster İnanma

Emily Cummins ile tanışın.

emily-cummins_1217765c

Emily 22 yaşında Leeds Üniversitesinde İşletme bölümü son sınıf öğrencisi.

Öğrencilik dışında ilginç becerileri var. Emily 15 yaşından beri yenilik peşinde koşturuyor.

Daha lise çağında iken elini ağrıtmadan diş macununu sıkamayan dedesinden ilham alarak artrit hastaları için diş macunu sıkma aparatı tasarlıyor.

tooth-dispanser

Büyüdükçe daha önemli işlere atıyor ve üçüncü dünya ülkelerinde yaşayanların hayatlarına katkı sağlayabilecek sürdürülebilir tasarımlar yapıyor.

Örneğin aşağıda bulunan su taşıyıcısı afrikada insanların kafalarında veya omuzlarında su taşımasındansa çekerek taşımalarını sağlıyor. Bu tasarımla 19 yaşında Technology Women of The Future ödülü kazanıyor.

su-tasiyicisi-01

Emily üniversiteye gitme zamanı geldiğinde üniversite hayalini erteleyip, sürdürebilir tasarımlar üretme hayalinin peşinde Afrika ya yola çıkıyor.
af-14

Namibia  da gönüllü işlerde çalışırken, bir yandan elektriğe ihtiyaç duymadan çalışan bir buzdolabı geliştiriyor.
af-13
Soğuk ortamda tutulması gereken ilaçları saklayabilen ve güneş sayesinde çalışan bu buzdolabı, kolayca üretilebilecek basit bir mantığa dayanıyor.
Öyleki Emily “Namibia da geçirdiğim zamanda farkettim ki çoğunlukla problemlerin en basit çözümlerini farkedemiyoruz” diyor.

emily_cummins

Emily Güneş Buzdolabı tasarımıyla Barclays Women of the Year awards ödülünü almaya hak kazanıyor. Tabi bir sürü diğer ödül ve projelerini geliştirmek için aldığı teşviklerde var. Şimdi buzdolabını ticari versiyonunu çıkarmak için çalışıyor. Öte yandan da konuşmacı olarak seminerlere ve konferanslara katılarak hikayesini anlatıyor.


Emily ile hepimizin bir ortak yanı var.
Gençken kurduğumuz bir hayal: “Dünyayı değiştirmek”. Neredeyse herkes bir gün dünyayı kurtarmayı ya da kayda değer bir katkı sağlamayı hayal eder.

Fakat bir süre sonra dünyanın ne kadar büyük olduğunu farkeder.
Değişimin ne kadar zor olduğunu anlar. Tek bir insanın etkisinin ne kadar az olduğunu düşünmeye başlar.
Dünyayı kurtarmanın imkansız olduğuna inanır ve sonunda hayalinden vazgeçer.

Peki Emily’nin farkı ne?
Büyümeyi beklememiş.
Dünyayı değiştirmenin imkansız olduğunu kavramadığı bir yaşta bunu yapmak için uğraşmış.
Çalışmaları ödüllendirilmiş. Yaptıklarının etkilerini farketmiş ve hayal kurmaya devam etmiş.
Bazen herkesin kabullendiklerini önemsememek hayal kurmaya ve inanmaya devam etmek gerekir.

Henry Ford’un dediği gibi “Yapabileceğine ister inan, ister inanma. Her iki durumda da sonuç inandığın gibi olacaktır.”


Merak edenler için Emily’nin web sitesi http://www.emilycummins.co.uk/ ve güneş buzdolabının çalışma mantığı.

Güneş Buzdolabı Nasıl Çalışıyor?

solar-fridge1. Buzdolabı biri içte diğeri dışta iki silindirden oluşuyor.  Dıştaki kısım herhangi sert bir malzemeden (tahta, plastik vb.) yapılıyor ve üzerinde delikler bulunuyor.

2. İç silindir metal malzemeden üretiliyor. İçindekileri kuru tutmak için herhangi bir delik bulundurmuyor.

3. İki silindir arasına su ile ıslatılmış kum, toprak ya da yün konuluyor.

4. Sıcak havada güneş ışınları ıslak malzemeyi ısınmasını sağlayarak suyu buharlaştırıyor. Su buharlaşırken iç silindirdeki ısıyıda beraberinde götürüyor.

5. İki silindir arasındaki malzemeyi tekrar ıslatmak buzdolanın içindekileri soğuk tutmaya devam etmesini sağlıyor.

Aşk ile Nefret Arasında

Çok uzun zaman önce, Dünya’nın yakınlarından geçen bir uzay gemisi, isyancı bir mürettabatı bu mavi gezegene bırakıp gitmiş.

Uzaylı isyancı için dünya kocaman bir hapisane olmuş.

Dünya yüzünde bu uzaylıya benzeyen bir canlı bile yokmuş.

Up uzun, havadan bile hafif saçları varmış. Ama gövdesi ip ince ve demir gibi ağırmış. Ayakları da küçücükmüş.

Hızlı hızlı koşar. Koşuncada saçları havada salınır. Sanki dans edermiş.

Bunu gören diğer canlılar onu sevmez, hep uzak durur imiş. Yıllar boyunca yalnız kalmış uzaylı.

Yalnızlık tak edince başına ağlayıp dövünmeye başlarmış. “Ne benzerim var burada, ne benimle konuşacak, ne de beni sevecek biri” diye.

Bir gün “Ah ah lanet olsun bu yere” diye ağlar iken. Gözyaşları toprağa düşmüş ve toprak dile gelmiş:
“Bre zındık. Ne diye beni suçlar durursun. Bak etrafına ne güzellikler sunuyorum sana. Git. Keşfet. Yaşa. Sev.  Gerisi ardından gelir.” demiş.

Bunun üzerine uzaylı dolaşıp durmuş etraftaki canlılara bakmış. Hiçbiri onunla konuşmamış. Hep uzak durmuş. Çünkü herkesin kendine benzeri varmış.

En sonunda uzaylı tam ümidini kesmişken. Bir boğaz kıyısında oturup denize bakarken onu görmüş.

Boğazın ortasında güzel mi güzel tek başına duran eşsiz bir Ada varmış. Tıpkı onun gibi yapayalnız. Bir bakışta sevmiş Ada‘yı uzaylı.

Toprağın kendisi ile konuşmasından ümitlenip ada ile de konuşabileceğini, dertleşebileceğini düşünmüş. Haklıymış da.

Bazen rüzgar Ada‘nın şarkılarını getirirmiş boğazın kıyısına.

Uzaylı adaya aşık olmuş ama onunki umutsuz bir aşk imiş. Denizi aşıp Ada’nın yanına gidezmiş.

Ben diyim günler geçmiş, siz deyin haftalar. Boğazın kıyısında bizim aşık uzaylı hüzünlü hüzünlü adaya bakıp kaderine lanet okumaya başlamış.

En sonunda bir gün deniz kenarında oturup kendisini sevdiğinden ayıran denize söver iken. Göz yaşlarının düştüğü deniz dile gelmiş.

“Ee uşağum ne ağlar durursun. Tembellik etme suya girip yüz.” demiş.

Bunu duyan uzaylının kendine güveni gelmiş. Suya ayağını sokmuş.  Ama çok ağırmış bu dünyadan olmadığı için dibe batmış. Yüzmek için yöntem aramaya başlamış.

İlk önce içine hava çekmiş çekmiş çekmiş. Karnını kocaman hava balonu gibi doldurmuş.

Sonra denize girmiş bir de bakmış ki suyun üstünde durabiliyor artık. Çok sevinmiş hemen adaya doğru gitmeye çalışmış.

Ama uzaylının ayakları küçümencikmiş. Ne kadar yüzerse yüzsün gitmek istediği yöne gidemez, rastgele bir yerlere sürüklenir dururmuş.

Düşünmüş taşınmış, etrafa bakınmış. Gidip kendine koca ağaç kabuklarından palet yapmış.

(Evet bildiğimiz deniz paleti yapmış. İtirazı olan varsa gidip başka bir masal dinlesin. )

Neyse. Bizim uzaylı paletleri sayesinde adaya doğru yüzmeye başlamış. Zar zor Ada‘ya varabilmiş.

Sevdiğine varınca çok sevinmiş. Ada da onu çok sevmiş.

Bir mart ayında geldiği için ona Mart adını vermiş. Mart adadan hiç ayrılmamış. Ben diyeyim aylarca, siz deyin yıllarca adada kalmış. Günler boyu sohbet etmişler. Beraber şarkı söylemişler. Mutlu mesut yaşamışlar.

Bu masalı Disney amca anlatıyo olsaydı. Masal burada biter. Ada ile Mart hiç ayrılmazlardı. Ama öyle olmamış.

Günlerden bir gün Mart denize girip yüzerken akıntı onu diğer kıyıya sürüklemiş. Mart da dinlenmek için ilk defa bu kıyıya çıkmış. Denize bakıp Ada‘sını aramış ama boğazın ortasında çirkin bir taş yığınından başka bir şey görememiş.

Aramış taramış, sonra kafasına dank etmiş. Boğazın bu kıyısında Ada’nın diğer yüzü gözükürmüş. Bu çirkin yüzü gören Mart Ada’dan nefret etmiş.

Kıyıdan kaçıp uzaklaşmak istemiş. Ama kocaman hava dolu gövdesi ve ayağındaki paletler onun koşmasını engellemiş. Tek yapabildiği paytak paytak yürümekmiş. Paletleri çıkarmaya çalışmış ama başaramamış.

O zaman Ada‘dan daha da nefret eder olmuş. “Bu Ada’nın sevgisi yüzünden artık doğru düzgün yüreyemiyorum bile.” diye dövünmüş.

Tekrar ağlamaya başlamış.  Bu sefer rüzgara yalvarmış “Ah şu saçlarımı uçuran rüzgar. Onlarla birlikte beni de uçur. Gideyim buralardan” diye.

Göz yaşları havaya karışınca rüzgar dile gelmiş. “Kanadın bile yok senin. Nasıl uçurayım ben seni.” demiş.

Mart bunu duyunca havadan hafif saçlarını kesmiş. Kendine onlardan kanat yapmış ve uçmaya başlamış.

Uçmuş uçmuş. Geriye bakıp durunca Ada‘nın çirkin yüzü aklına gelip uçmaya devam etmiş.

Dereleri tepeleri dağları bayırları aşmış. Uçmuşta uçmuş. Büyük bir denizin kıyısına gelmiş. Tekrar ardına bakmış. Daha uzaklaşamadım diye düşünüp uçmaya devam etmiş.

Biraz uçmuş biraz yüzmüş günler sonra tekrar karaya varmış.

İlk önce arkasındaki denize sonra önünde uzanan koca karaya bakmış. Düşünüp durumuş.

O sırada yanına bir Yunus gelmiş. “Nesin kimsin nerden gelip nereye gidersin?” diye sormuş.

“Eskiden bana Mart derlerdi. Artık desinler istemem” diye başlayıp hikayesini anlamış. Mart‘ı Tüm hikayi dinleyen Yunus sormuş “Şimdi ne yapacaksın diye?”

Mart “Çirkin Ada‘dan gidebildiğim kadar uzağa gideceğim” demiş. Yunus pek bir bilge imiş: “Gidebildiğin kadar uzağa geldin. Burdan daha uzağa gidemezsin. İşte burada bir sürü başka ada var. Burada kal.”

Ama Mart “Kalamam buralarda. Ondan uzaklaşmam için benim bir dünya yol gitmem lazım. Onun gerçek yüzünü gördüm. Artık ben eski ben değilim. Yürüyemiyorum bile” demiş.

Yunus Mart’a dönmüş. “Ona ulaşmak için denizleri aşmaya çalışıp, yüzmeyi öğrenmişsin. Ondan kaçmak için ise uçmayı. Durup yürümene gerek yok. Kaybettiklerine değil kazandıklarına bak.” diye öğütlemiş ama dinletememiş.

Mart tekrar yola koyulmuş. Bu büyük karayı geçmiş. Başka bir büyük bir denize varmış. Onu aşmış yine büyük bir karaya gelmiş. Ben diyeyim aylarca siz diyin yıllarca yol gittikten sonra yorulmuş. Bir deniz kıyısına konmuş.

Bir de bakmış ki bizim Mart uçarak bütün dünyayı dönüp dolaşıp aynı boğaz kıyısına gelmesin mi?

Boğazın bu yakasından Ada yine çok güzel görünmüş gözüne. Ben “Niye bırakıp gittim?” diye hayıflanmış bir süre. Ağlamaya başlamış: “Agh agh ah aghh”  diye.

Ona doğru uçmuş ama uçarken karşı yakaya gelmiş. Yine çirkin yüzünü görüp herşeyi hatırlamış. “Sevmiyorum seni. Çirkin şey” diye durup gülmeye başlamış: “Kaaah kah kah kah” diye.

Bizim Mart bir o yakaya bir bu yakaya gider, bir ağlar bir gülermiş. Kendini dinleyenlere “Mart idi adım” diye başlayıp hikayesini anlatırmış.

Aradan çok zaman geçmiş. “Martidi” denile  denile Mart‘ın adı olmuş “Martı”.

Mart’ın aşkından kalbi parçalara bölünenen ada da parçalanmış. 10 farklı ada olmuş. Martı‘ya yakın olmak için devamlı uçup durduğu yakanın etrafına  dağılmış.

Bugün bile Martılar adaların etrafında uçar bir o yakaya  bu yakaya geçer. Bir güler bir ağlar gibi sesler çıkarırlarmış.

Aşk dünyanın bir ucunda, nefret ise öbür ucunda iki kıyıdır yanyana.  Aşktan nefrete, nefretten aşka dönmek hem uzaktır. Hem de bir kuş uçumluk mesafe kadar yakındır aslında.

Beraberlik ise ikisinin ortasında bir ada.

Aşk kıyısından bakarsan güzel görünür. Nefret kıyısından bakarsan kötü. Nefret kıyısından kaçıp bir dünya yol gitsen yine aşka geri dönersin. E be Martı kurtulmak istiyorsan nefrettinden uç uzaklara. Kalma adanın kıyısında.