Aşk ile Nefret Arasında

Çok uzun zaman önce, Dünya’nın yakınlarından geçen bir uzay gemisi, isyancı bir mürettabatı bu mavi gezegene bırakıp gitmiş.

Uzaylı isyancı için dünya kocaman bir hapisane olmuş.

Dünya yüzünde bu uzaylıya benzeyen bir canlı bile yokmuş.

Up uzun, havadan bile hafif saçları varmış. Ama gövdesi ip ince ve demir gibi ağırmış. Ayakları da küçücükmüş.

Hızlı hızlı koşar. Koşuncada saçları havada salınır. Sanki dans edermiş.

Bunu gören diğer canlılar onu sevmez, hep uzak durur imiş. Yıllar boyunca yalnız kalmış uzaylı.

Yalnızlık tak edince başına ağlayıp dövünmeye başlarmış. “Ne benzerim var burada, ne benimle konuşacak, ne de beni sevecek biri” diye.

Bir gün “Ah ah lanet olsun bu yere” diye ağlar iken. Gözyaşları toprağa düşmüş ve toprak dile gelmiş:
“Bre zındık. Ne diye beni suçlar durursun. Bak etrafına ne güzellikler sunuyorum sana. Git. Keşfet. Yaşa. Sev.  Gerisi ardından gelir.” demiş.

Bunun üzerine uzaylı dolaşıp durmuş etraftaki canlılara bakmış. Hiçbiri onunla konuşmamış. Hep uzak durmuş. Çünkü herkesin kendine benzeri varmış.

En sonunda uzaylı tam ümidini kesmişken. Bir boğaz kıyısında oturup denize bakarken onu görmüş.

Boğazın ortasında güzel mi güzel tek başına duran eşsiz bir Ada varmış. Tıpkı onun gibi yapayalnız. Bir bakışta sevmiş Ada‘yı uzaylı.

Toprağın kendisi ile konuşmasından ümitlenip ada ile de konuşabileceğini, dertleşebileceğini düşünmüş. Haklıymış da.

Bazen rüzgar Ada‘nın şarkılarını getirirmiş boğazın kıyısına.

Uzaylı adaya aşık olmuş ama onunki umutsuz bir aşk imiş. Denizi aşıp Ada’nın yanına gidezmiş.

Ben diyim günler geçmiş, siz deyin haftalar. Boğazın kıyısında bizim aşık uzaylı hüzünlü hüzünlü adaya bakıp kaderine lanet okumaya başlamış.

En sonunda bir gün deniz kenarında oturup kendisini sevdiğinden ayıran denize söver iken. Göz yaşlarının düştüğü deniz dile gelmiş.

“Ee uşağum ne ağlar durursun. Tembellik etme suya girip yüz.” demiş.

Bunu duyan uzaylının kendine güveni gelmiş. Suya ayağını sokmuş.  Ama çok ağırmış bu dünyadan olmadığı için dibe batmış. Yüzmek için yöntem aramaya başlamış.

İlk önce içine hava çekmiş çekmiş çekmiş. Karnını kocaman hava balonu gibi doldurmuş.

Sonra denize girmiş bir de bakmış ki suyun üstünde durabiliyor artık. Çok sevinmiş hemen adaya doğru gitmeye çalışmış.

Ama uzaylının ayakları küçümencikmiş. Ne kadar yüzerse yüzsün gitmek istediği yöne gidemez, rastgele bir yerlere sürüklenir dururmuş.

Düşünmüş taşınmış, etrafa bakınmış. Gidip kendine koca ağaç kabuklarından palet yapmış.

(Evet bildiğimiz deniz paleti yapmış. İtirazı olan varsa gidip başka bir masal dinlesin. )

Neyse. Bizim uzaylı paletleri sayesinde adaya doğru yüzmeye başlamış. Zar zor Ada‘ya varabilmiş.

Sevdiğine varınca çok sevinmiş. Ada da onu çok sevmiş.

Bir mart ayında geldiği için ona Mart adını vermiş. Mart adadan hiç ayrılmamış. Ben diyeyim aylarca, siz deyin yıllarca adada kalmış. Günler boyu sohbet etmişler. Beraber şarkı söylemişler. Mutlu mesut yaşamışlar.

Bu masalı Disney amca anlatıyo olsaydı. Masal burada biter. Ada ile Mart hiç ayrılmazlardı. Ama öyle olmamış.

Günlerden bir gün Mart denize girip yüzerken akıntı onu diğer kıyıya sürüklemiş. Mart da dinlenmek için ilk defa bu kıyıya çıkmış. Denize bakıp Ada‘sını aramış ama boğazın ortasında çirkin bir taş yığınından başka bir şey görememiş.

Aramış taramış, sonra kafasına dank etmiş. Boğazın bu kıyısında Ada’nın diğer yüzü gözükürmüş. Bu çirkin yüzü gören Mart Ada’dan nefret etmiş.

Kıyıdan kaçıp uzaklaşmak istemiş. Ama kocaman hava dolu gövdesi ve ayağındaki paletler onun koşmasını engellemiş. Tek yapabildiği paytak paytak yürümekmiş. Paletleri çıkarmaya çalışmış ama başaramamış.

O zaman Ada‘dan daha da nefret eder olmuş. “Bu Ada’nın sevgisi yüzünden artık doğru düzgün yüreyemiyorum bile.” diye dövünmüş.

Tekrar ağlamaya başlamış.  Bu sefer rüzgara yalvarmış “Ah şu saçlarımı uçuran rüzgar. Onlarla birlikte beni de uçur. Gideyim buralardan” diye.

Göz yaşları havaya karışınca rüzgar dile gelmiş. “Kanadın bile yok senin. Nasıl uçurayım ben seni.” demiş.

Mart bunu duyunca havadan hafif saçlarını kesmiş. Kendine onlardan kanat yapmış ve uçmaya başlamış.

Uçmuş uçmuş. Geriye bakıp durunca Ada‘nın çirkin yüzü aklına gelip uçmaya devam etmiş.

Dereleri tepeleri dağları bayırları aşmış. Uçmuşta uçmuş. Büyük bir denizin kıyısına gelmiş. Tekrar ardına bakmış. Daha uzaklaşamadım diye düşünüp uçmaya devam etmiş.

Biraz uçmuş biraz yüzmüş günler sonra tekrar karaya varmış.

İlk önce arkasındaki denize sonra önünde uzanan koca karaya bakmış. Düşünüp durumuş.

O sırada yanına bir Yunus gelmiş. “Nesin kimsin nerden gelip nereye gidersin?” diye sormuş.

“Eskiden bana Mart derlerdi. Artık desinler istemem” diye başlayıp hikayesini anlamış. Mart‘ı Tüm hikayi dinleyen Yunus sormuş “Şimdi ne yapacaksın diye?”

Mart “Çirkin Ada‘dan gidebildiğim kadar uzağa gideceğim” demiş. Yunus pek bir bilge imiş: “Gidebildiğin kadar uzağa geldin. Burdan daha uzağa gidemezsin. İşte burada bir sürü başka ada var. Burada kal.”

Ama Mart “Kalamam buralarda. Ondan uzaklaşmam için benim bir dünya yol gitmem lazım. Onun gerçek yüzünü gördüm. Artık ben eski ben değilim. Yürüyemiyorum bile” demiş.

Yunus Mart’a dönmüş. “Ona ulaşmak için denizleri aşmaya çalışıp, yüzmeyi öğrenmişsin. Ondan kaçmak için ise uçmayı. Durup yürümene gerek yok. Kaybettiklerine değil kazandıklarına bak.” diye öğütlemiş ama dinletememiş.

Mart tekrar yola koyulmuş. Bu büyük karayı geçmiş. Başka bir büyük bir denize varmış. Onu aşmış yine büyük bir karaya gelmiş. Ben diyeyim aylarca siz diyin yıllarca yol gittikten sonra yorulmuş. Bir deniz kıyısına konmuş.

Bir de bakmış ki bizim Mart uçarak bütün dünyayı dönüp dolaşıp aynı boğaz kıyısına gelmesin mi?

Boğazın bu yakasından Ada yine çok güzel görünmüş gözüne. Ben “Niye bırakıp gittim?” diye hayıflanmış bir süre. Ağlamaya başlamış: “Agh agh ah aghh”  diye.

Ona doğru uçmuş ama uçarken karşı yakaya gelmiş. Yine çirkin yüzünü görüp herşeyi hatırlamış. “Sevmiyorum seni. Çirkin şey” diye durup gülmeye başlamış: “Kaaah kah kah kah” diye.

Bizim Mart bir o yakaya bir bu yakaya gider, bir ağlar bir gülermiş. Kendini dinleyenlere “Mart idi adım” diye başlayıp hikayesini anlatırmış.

Aradan çok zaman geçmiş. “Martidi” denile  denile Mart‘ın adı olmuş “Martı”.

Mart’ın aşkından kalbi parçalara bölünenen ada da parçalanmış. 10 farklı ada olmuş. Martı‘ya yakın olmak için devamlı uçup durduğu yakanın etrafına  dağılmış.

Bugün bile Martılar adaların etrafında uçar bir o yakaya  bu yakaya geçer. Bir güler bir ağlar gibi sesler çıkarırlarmış.

Aşk dünyanın bir ucunda, nefret ise öbür ucunda iki kıyıdır yanyana.  Aşktan nefrete, nefretten aşka dönmek hem uzaktır. Hem de bir kuş uçumluk mesafe kadar yakındır aslında.

Beraberlik ise ikisinin ortasında bir ada.

Aşk kıyısından bakarsan güzel görünür. Nefret kıyısından bakarsan kötü. Nefret kıyısından kaçıp bir dünya yol gitsen yine aşka geri dönersin. E be Martı kurtulmak istiyorsan nefrettinden uç uzaklara. Kalma adanın kıyısında.

“Aşk ile Nefret Arasında” için 2 yorum

  1. Merhaba paylaşımın için teşekkürler, Özgün ve düzgün . Google amca tarafından sevilcek birşeyler ekledigin belli konuya sahipsin . ve biizimle paylaştıgın için teşekkür ederiz.

Bir Cevap Yazın