Dünyanın en talihsiz milleti Türkler

yeni-raki-bogaz

Yıllar önce üç arkadaş rakı sofrasında oturuken hiç tanımadığımız sarhoş bir adamı masamız da konuk ettik. Biz boğaz kenarında rakı sofrasında memleketi kurtarmaya çalışırken, masamıza gelen bu adam bir şekilde sohbete dahil oldu. Kısa boylu, saçı sakalı birbirine karışmış, güleryüzlüydü. Abartılı hareketler ile izin isteyip masaya oturdu.

Büyük ihtimalle evsiz yurtsuzdu ama üstü başı temizdi. Lakabının “Oturmuş Abi” olduğunu öğrenince rakı masasına çöreklenen usta bir beleşçi olduğunu anladık. Garson bir ara gelip bizi uyarıp adamı kaldırmaya bile çalıştı. Ama muhabbeti keyifli olduğu ve alkol dilenmediği için kalkmasına izin vermedik. Zaten garsonu  “Oturmuş Abin oturduysa kaldırmayacaksın” diye azarlamasını görmek bile iki kadeh rakı ikram etmeye yeterdi.

İşte o muhabette Oturmuş Abi rakımıza ortak olmuşken, bize memleketteki tüm sorunların sebebinin aslında çok büyük bir sır olduğunu söyledi. Sonra masaya doğru eğilip usulca sırrı açıkladı.

“Biz Türkler dünyanın en talihsiz milletiyiz.”

Ben duyar duymaz kahkayı patlattım. Bana “Şişşt. Kahkaha efekti yapma” diye kızdı. Sonra da biri “Niye peki?” diye sorana kadar sustu.

İşte bundan sonra olanlar beni hep “Alkol insanı daha yaratıcı yapar mı?” diye düşünürüm. Hatırladığım kadarıyla Oturmuş Abi’nin ağzından dünyanın en talihsiz milleti olmamızın nedeni:

“Bak. Şu İstanbul’a bir bak. Şu güzelliğe bir bak. İşte talihsizliğin sebebi bu.  Buraya gelip yerleşen milletler hep talihsiz olmuşlar.

İstanbul güzelliği ile başından alır insanı. Akıllı adam ayrılmaz bu şehirden. Uzaklaşırsa bir gün ne yapıp eder, döner dolaşır gene gelir. Yabancılar bile gelip beğenip ayrılmıyo buradan.
Neden? Çünkü burası dünyanın en keyifli mekanıdır.

Açarsın rakını, oturursun manzaraya karşı, unutursun tüm dertlerini keyfine varırsın yaşamın.  Buradaki zevkü sefayı keşfedince başka yere gitmek istemez insan.
Bak  dünyaya var mı böyle başka keyifli yaşayan.

Şimdi diyeciksin ki daha ne istiyorsun ne güzel yaşayıp gidiyoruz. Talihsizlik bunun neresinde?

Eee bu kadar keyfine düşkün olunca kurtulmaz ki başın beladan. Burada oturup içmek varken, ne diye başındaki beladan kurtulmak isteyesin ki. Hem derdin olsa bile, o derdi içki sofrasına meze yapıp yine keyif alırsın burada.

İşte bu şehir yüzünden Türkler dünyanın ama en talihsiz milletidir. Talihsizlik olacaksa da böylesi olsun daha ne isterim ”

Tüm bunları ve daha nicelerini söyleyip izin isteyip kalktı masadan. “Çabuk kalkıyorsun” deyince “Meslek icabı” diye cevap verdi. Dayanamayıp sorduk tabi “Ne mesleği?” diye. Yüzünde koca bir gülümseme ile açıkladı.

“Ben Sitdown Filozof”um. Hani varya Stand-up komedyenler.
Hah! İşte onun tersi.
O adamlar ayağa kalkıp anlatır güldürürler.
Ben masaya oturup anlatır, düşündürüm.” dedi ve başka masaya yöneldi.

Eğer sofranızda gerçek muhabbet varsa bilin ki aranızda “Sitdown filozof” olma yolunda biri vardır.

Aşk ile Nefret Arasında

Çok uzun zaman önce, Dünya’nın yakınlarından geçen bir uzay gemisi, isyancı bir mürettabatı bu mavi gezegene bırakıp gitmiş.

Uzaylı isyancı için dünya kocaman bir hapisane olmuş.

Dünya yüzünde bu uzaylıya benzeyen bir canlı bile yokmuş.

Up uzun, havadan bile hafif saçları varmış. Ama gövdesi ip ince ve demir gibi ağırmış. Ayakları da küçücükmüş.

Hızlı hızlı koşar. Koşuncada saçları havada salınır. Sanki dans edermiş.

Bunu gören diğer canlılar onu sevmez, hep uzak durur imiş. Yıllar boyunca yalnız kalmış uzaylı.

Yalnızlık tak edince başına ağlayıp dövünmeye başlarmış. “Ne benzerim var burada, ne benimle konuşacak, ne de beni sevecek biri” diye.

Bir gün “Ah ah lanet olsun bu yere” diye ağlar iken. Gözyaşları toprağa düşmüş ve toprak dile gelmiş:
“Bre zındık. Ne diye beni suçlar durursun. Bak etrafına ne güzellikler sunuyorum sana. Git. Keşfet. Yaşa. Sev.  Gerisi ardından gelir.” demiş.

Bunun üzerine uzaylı dolaşıp durmuş etraftaki canlılara bakmış. Hiçbiri onunla konuşmamış. Hep uzak durmuş. Çünkü herkesin kendine benzeri varmış.

En sonunda uzaylı tam ümidini kesmişken. Bir boğaz kıyısında oturup denize bakarken onu görmüş.

Boğazın ortasında güzel mi güzel tek başına duran eşsiz bir Ada varmış. Tıpkı onun gibi yapayalnız. Bir bakışta sevmiş Ada‘yı uzaylı.

Toprağın kendisi ile konuşmasından ümitlenip ada ile de konuşabileceğini, dertleşebileceğini düşünmüş. Haklıymış da.

Bazen rüzgar Ada‘nın şarkılarını getirirmiş boğazın kıyısına.

Uzaylı adaya aşık olmuş ama onunki umutsuz bir aşk imiş. Denizi aşıp Ada’nın yanına gidezmiş.

Ben diyim günler geçmiş, siz deyin haftalar. Boğazın kıyısında bizim aşık uzaylı hüzünlü hüzünlü adaya bakıp kaderine lanet okumaya başlamış.

En sonunda bir gün deniz kenarında oturup kendisini sevdiğinden ayıran denize söver iken. Göz yaşlarının düştüğü deniz dile gelmiş.

“Ee uşağum ne ağlar durursun. Tembellik etme suya girip yüz.” demiş.

Bunu duyan uzaylının kendine güveni gelmiş. Suya ayağını sokmuş.  Ama çok ağırmış bu dünyadan olmadığı için dibe batmış. Yüzmek için yöntem aramaya başlamış.

İlk önce içine hava çekmiş çekmiş çekmiş. Karnını kocaman hava balonu gibi doldurmuş.

Sonra denize girmiş bir de bakmış ki suyun üstünde durabiliyor artık. Çok sevinmiş hemen adaya doğru gitmeye çalışmış.

Ama uzaylının ayakları küçümencikmiş. Ne kadar yüzerse yüzsün gitmek istediği yöne gidemez, rastgele bir yerlere sürüklenir dururmuş.

Düşünmüş taşınmış, etrafa bakınmış. Gidip kendine koca ağaç kabuklarından palet yapmış.

(Evet bildiğimiz deniz paleti yapmış. İtirazı olan varsa gidip başka bir masal dinlesin. )

Neyse. Bizim uzaylı paletleri sayesinde adaya doğru yüzmeye başlamış. Zar zor Ada‘ya varabilmiş.

Sevdiğine varınca çok sevinmiş. Ada da onu çok sevmiş.

Bir mart ayında geldiği için ona Mart adını vermiş. Mart adadan hiç ayrılmamış. Ben diyeyim aylarca, siz deyin yıllarca adada kalmış. Günler boyu sohbet etmişler. Beraber şarkı söylemişler. Mutlu mesut yaşamışlar.

Bu masalı Disney amca anlatıyo olsaydı. Masal burada biter. Ada ile Mart hiç ayrılmazlardı. Ama öyle olmamış.

Günlerden bir gün Mart denize girip yüzerken akıntı onu diğer kıyıya sürüklemiş. Mart da dinlenmek için ilk defa bu kıyıya çıkmış. Denize bakıp Ada‘sını aramış ama boğazın ortasında çirkin bir taş yığınından başka bir şey görememiş.

Aramış taramış, sonra kafasına dank etmiş. Boğazın bu kıyısında Ada’nın diğer yüzü gözükürmüş. Bu çirkin yüzü gören Mart Ada’dan nefret etmiş.

Kıyıdan kaçıp uzaklaşmak istemiş. Ama kocaman hava dolu gövdesi ve ayağındaki paletler onun koşmasını engellemiş. Tek yapabildiği paytak paytak yürümekmiş. Paletleri çıkarmaya çalışmış ama başaramamış.

O zaman Ada‘dan daha da nefret eder olmuş. “Bu Ada’nın sevgisi yüzünden artık doğru düzgün yüreyemiyorum bile.” diye dövünmüş.

Tekrar ağlamaya başlamış.  Bu sefer rüzgara yalvarmış “Ah şu saçlarımı uçuran rüzgar. Onlarla birlikte beni de uçur. Gideyim buralardan” diye.

Göz yaşları havaya karışınca rüzgar dile gelmiş. “Kanadın bile yok senin. Nasıl uçurayım ben seni.” demiş.

Mart bunu duyunca havadan hafif saçlarını kesmiş. Kendine onlardan kanat yapmış ve uçmaya başlamış.

Uçmuş uçmuş. Geriye bakıp durunca Ada‘nın çirkin yüzü aklına gelip uçmaya devam etmiş.

Dereleri tepeleri dağları bayırları aşmış. Uçmuşta uçmuş. Büyük bir denizin kıyısına gelmiş. Tekrar ardına bakmış. Daha uzaklaşamadım diye düşünüp uçmaya devam etmiş.

Biraz uçmuş biraz yüzmüş günler sonra tekrar karaya varmış.

İlk önce arkasındaki denize sonra önünde uzanan koca karaya bakmış. Düşünüp durumuş.

O sırada yanına bir Yunus gelmiş. “Nesin kimsin nerden gelip nereye gidersin?” diye sormuş.

“Eskiden bana Mart derlerdi. Artık desinler istemem” diye başlayıp hikayesini anlamış. Mart‘ı Tüm hikayi dinleyen Yunus sormuş “Şimdi ne yapacaksın diye?”

Mart “Çirkin Ada‘dan gidebildiğim kadar uzağa gideceğim” demiş. Yunus pek bir bilge imiş: “Gidebildiğin kadar uzağa geldin. Burdan daha uzağa gidemezsin. İşte burada bir sürü başka ada var. Burada kal.”

Ama Mart “Kalamam buralarda. Ondan uzaklaşmam için benim bir dünya yol gitmem lazım. Onun gerçek yüzünü gördüm. Artık ben eski ben değilim. Yürüyemiyorum bile” demiş.

Yunus Mart’a dönmüş. “Ona ulaşmak için denizleri aşmaya çalışıp, yüzmeyi öğrenmişsin. Ondan kaçmak için ise uçmayı. Durup yürümene gerek yok. Kaybettiklerine değil kazandıklarına bak.” diye öğütlemiş ama dinletememiş.

Mart tekrar yola koyulmuş. Bu büyük karayı geçmiş. Başka bir büyük bir denize varmış. Onu aşmış yine büyük bir karaya gelmiş. Ben diyeyim aylarca siz diyin yıllarca yol gittikten sonra yorulmuş. Bir deniz kıyısına konmuş.

Bir de bakmış ki bizim Mart uçarak bütün dünyayı dönüp dolaşıp aynı boğaz kıyısına gelmesin mi?

Boğazın bu yakasından Ada yine çok güzel görünmüş gözüne. Ben “Niye bırakıp gittim?” diye hayıflanmış bir süre. Ağlamaya başlamış: “Agh agh ah aghh”  diye.

Ona doğru uçmuş ama uçarken karşı yakaya gelmiş. Yine çirkin yüzünü görüp herşeyi hatırlamış. “Sevmiyorum seni. Çirkin şey” diye durup gülmeye başlamış: “Kaaah kah kah kah” diye.

Bizim Mart bir o yakaya bir bu yakaya gider, bir ağlar bir gülermiş. Kendini dinleyenlere “Mart idi adım” diye başlayıp hikayesini anlatırmış.

Aradan çok zaman geçmiş. “Martidi” denile  denile Mart‘ın adı olmuş “Martı”.

Mart’ın aşkından kalbi parçalara bölünenen ada da parçalanmış. 10 farklı ada olmuş. Martı‘ya yakın olmak için devamlı uçup durduğu yakanın etrafına  dağılmış.

Bugün bile Martılar adaların etrafında uçar bir o yakaya  bu yakaya geçer. Bir güler bir ağlar gibi sesler çıkarırlarmış.

Aşk dünyanın bir ucunda, nefret ise öbür ucunda iki kıyıdır yanyana.  Aşktan nefrete, nefretten aşka dönmek hem uzaktır. Hem de bir kuş uçumluk mesafe kadar yakındır aslında.

Beraberlik ise ikisinin ortasında bir ada.

Aşk kıyısından bakarsan güzel görünür. Nefret kıyısından bakarsan kötü. Nefret kıyısından kaçıp bir dünya yol gitsen yine aşka geri dönersin. E be Martı kurtulmak istiyorsan nefrettinden uç uzaklara. Kalma adanın kıyısında.

Yeni Mezunlara Öğütler

97 mezunu.
Güneş kremi kullan.
Eğer gelecek için size tek bir öğüt verecek olsaydım, bu güneş kremi olurdu.
Güneş kreminin uzun vadeli faydaları bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır.

Ancak vereceğim diğer öğütlerin kaynağı kendi dolambaçlı hayat deneyimlerimden başka bir şey değildir.
Bu öğütleri şimdi sunacağım.

Gençliğinin verdiği gücün ve güzelliğin keyfini sür.
Aman boşver. Gençliğin gücünü ve güzelliğini kaybedene kadar farketmen mümkün değil.
Güven bana. 20 yıl sonra şimdiki fotoğraflarına bakıp ne kadar çok potansiyelin olduğunu ve ne kadar muhteşem gözüktüğünü düşüneceksin.

Zannettiğin kadar şişman DEĞİLSİN.

 

Gelecek için endişe etme, ya da et,
Ama şunu bil: sakız çiğnemek bir cebir denklemini çözmene ne kadar yardımcı olursa,
endişe etmenin de yararı o kadar olacaktır.
Yaşamında ki gerçek dertler endişeli zihninin hayal bile edemeyeceği türden olur ve seni aylak bir salı akşamüstü saat 4’de buluverir.

 

Hergün seni korkutan bir şey yap.

Şarkı söyle,
 

Başka insanların duygularına karşı düşüncesiz davranma,
Senin duygularına düşüncesiz davrananlarla katlanma.


Dişlerine özen göster.

 

Kıskançlıkla zaman kaybetme – bazen öndesindir, bazen arkada kalırsın.
Yarış uzun ve sona vardığında sadece kendinle yarıştığını farkedersin.

Sana yapılan övgüleri unutma, hakaretleri hatırlama,
Eğer bunu başarırsan, nasıl yaptığını bana da söyle,
Eski aşk mektuplarını sakla, banka ekstrelerini at.

Gerin.

Hayatınla ilgili ne yapman gerektiğini bilmediğin için, kendini suçlama
Tanıdığım en ilginç insanlar 22 yaşında iken hayatlarında ne yapacaklarını bilmiyorlardı,
Bazı 40 yaşındakiler hala bilmiyor.

 

Bolca kalsiyum al.

Dizlerine karşı nazik ol, gittiklerinde onları özleyeceksin.

Belki bir gün evlenirsin, belki de evlenmezsin,

Belki çocukların olur, belki de olmaz,

Belki 40 yaşında boşanırsın,
Belki de 75. evlilik yıldönümünde göbek atıyor olursun.

Ne yaparsan yap,
Kendini çok tebrik etme ya da çok azarlama
Seçimlerin aynı zamanda yarı yarıya şansındır,
Diğer bütün insanlar gibi.
Vücüdunu keyfini sür.
Onu kullanabildiğin her şekilde kullan.
Ondan korkma, ya da başka insanların onun için ne düşündüğünü önemseme,
Vücudun sahip olabileceğin en iyi enstrümandır.

Dans et, kendi oturma odan dışında dans edecek hiç bir yerin olmasa bile, dans et.

Takip etmesen bile, Talimatları oku.

Güzellik dergilerini okuma, onlar sadece kendini daha çirkin hissetmene neden olur.

 

Anne ve babanı tanı, hayatından ne zaman çıkacaklarını bilemezsin.

Kardeşlerine iyi davran. onlar geçmişinle en iyi bağlantın ve
büyük ihtimalle geleceğinde de yanında olacak insanlardır.


Arkadaşların gelip geçici olduğunu anla, sadece değerli bir kaç tanesine iyice tutun.
Uzaklıkların ve yaşam stillerinin onlarla aranı açmasına izin verme,
çünkü ne kadar yaşlanırsan, seni gençliğinde tanıyanlara o kadar çok ihtiyaç duyarsın.
 

Bir süre İstanbul da yaşa ama seni kabalaştırmadan ayrıl.

Madien's tower and Istanbul's silhuette 1 by istanbul_love

Bir süre Akdeniz kıyılarında  yaşa  ama seni yumuşatmadan ayrıl.

Antalya Yat Limanı by canmom ( very busy )

Seyahat et.
 

Bazı kaçınılmaz gerçekleri kabullen: fiyatlar yükselecek, politikacılar aldatacak.
sen de yaşlanacaksın ve yaşlandığın zaman,
gençliğinde fiyatların makul, politikacıların güvenilir ve çocukların büyüklerini saygılı olduğunu hayal edeceksin .

Senden yaşlı olanlara saygı göster
 

Kimsenin seni destekleyemesini bekleme
Belki iyi bir mirasa konmuşsundur,
Belki zengin bir eşin vardır
Ama bunların ne zaman tükeneceğini bilemezsin.

Saçınla çok oynama, yoksa 40 yaşına geldiğinde 85 yaşındaki birine aitmiş gibi gözükür.

Kimin öğüdünü dinlediğine dikkat et, ama öğüt verenler konusunda sabırlı ol.
Öğüt vermek bir tür nostaljinin bir türüdür.
Geçmişi çöplükten çıkarıp, temizleyip, çirkin kısımlarını boyayıp sanki daha değerliymiş gibi göstermektir.

 

Ama güneş kremi konusunda bana güven.


—————————————————————————————————————————

Bu yazı Mary Schmich’in 1 Haziran 1997 tarihinde  The Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde yayınlanmış.
Kendisinin yapmadığı bir mezuniyet konuşması.

Yazı yayınlandıktan sonra 1997’de MIT mezuniyet töreninde Kurt Vonnegut tarafından yapılan konuşma olduğu söylenerek e posta zinciri yoluyla internet üzerinde yayılmış.

Yazar Mary Schmich yazıyı “Wear Sunscreen: A Primer for Real Life” adlı kitaba dönüştürmüş.

Buz Luhrman (hani şu “William Shakespeare’s Romeo and Juliet“, “Strictly Ballroom” ve “Australia“filmlerinin yönetmeni) yazıdan bir şarkı yapmış:   “Everybody’s Free (to wear sunscreen)

Zagreb Üniversitesi şarkıyı her mezuniyet töreninde çalmaya başlamış.

Yazı deviantart sitesinde yukarıdaki fotoğraflar ile birlikte yayınlamış.

Daha öncede türkçeye çevrilmiş.

Öğüdü dinleyip dinlememek size kalmış.